Tecrübeyle Bakmaktansa, At Gözlüğünü Tercih Etmeli

18 May

İnsan tecrübelerini biriktirir ve bunlardan bir gözlük yapar, hayata bu gözlüklerle bakar. İnsanları bu gözlüklerin arkasından görür. Yaşanılanlar, edinilen tecrübeler kötüyse, olumsuzluklar içeriyorsa gözlükleri en siyah olanından seçer insan ve ardından bakar etrafına; görür ki dünyada her şey kötü, herkes kötülük peşinde. Birileri çıkar karşısına, rengarenk bir çiçek buketiyle.  Aile, arkadaş, dost, sevgili ya da herhangi biridir çiçeği getiren. Ama önemi yoktur çiçeğin renginin ya da getiren kişinin, zira ne kadar renkli olursa olsun o gözlüklerin ardındaki gözler için o buket siyah ve griden ibarettir. Kısaca o kişinin söylediği, yaptığı şey kötülükten ibarettir.

 

Bu durumun tersi de mümkün tabi. Renkli bir gözlük seçip, etrafımıza o gözlüklerle de bakıyoruz fakat değişen bir şey olmuyor. Gözlüğümüzü ne renk seçmişsek hayatımızdaki her şeyin rengi de o oluyor. Hayatımızdaki herkes geçmişimizdeki yaşantıların kılıfına sokulmuş hale geliyor. Etrafımızdaki her şey tek tipleşiyor, tek bir renkten ibaret oluyor. Sonuç olarak geçmişte yaşadığımız bir kötü an sebebiyle bize doğru atılan her adımı kötü olarak değerlendirmeye hazır bekliyoruz. Ufacık bir açık gördüğümüzde ise etiketi yapıştırıyoruz “Bu adım kötü niyetli”. Ya da iyi bir anıdan yola çıkıp “iyi niyet”ten söz ediyoruz. Ama çoğunlukla da kötüden çıkıyoruz yola, siyah gözlük en kolayı ve en güvenlisi(!) çünkü.

 

Sonuç olarak ailemizin, sevdiklerimizin bize sunduklarını/attıkları adımları, kim olduklarına bakmaksızın, hangi anımızla daha çok örtüştüklerine göre değerlendirip, hayatımızda yer veriyoruz onlara. Karşımızdaki kişi neyi, niye yapar? diye hiç düşünmeden, kişinin attığı adımı, sunduğu şeyi gözlüğümüzü takıp değerlendiriyoruz. Kişiyi kendi yaptıklarıyla değil, başkalarının yaptıklarıyla, genellemelerle değerlendiriyoruz.

 

Aslında iletişimsizliğin temelinde yer alır bu nokta, A kişisini A, B kişisini B olarak değerlendirmemek, genelleme yapmak. İnsanları başkalarının yaptıklarıyla değerlendirmek bir kazançtan çok hep zarar getirir sonunda, bunu unutmamalı. Hani hep kötü ifadeler için kullanılan “At Gözlüğü” vardır ya, işte o gözlük bile bu tecrübe gözlüğünden çok daha iyidir, en azından baktığınız yeri kendi gözünüzle görürsünüz…

 

dipte not: bu konu uzun zamandır kenarda duruyordu, bitirmeye anca zaman oldu, mutluyum huzurluyum :)

Tags: ,

Çocuklar Doğduğunda Neden Ağlar?

24 Apr

(2008′de yazdığım bir yazıdan alıntı…)

 

Ağlamak, bir sıkıntı üzüntü sonucunda rahatlamak veya rahatsızlığını dile getirmek için herkesin başvurduğu bir yol. Kafamız bir yere çarpar, acısı büyüktür ve istemsiz olarak da olsa ağlamaya başlar, acımızın büyüklüğü ve şiddetini bu yolla dile getiririz. Demek oluyor ki bu doğma işinde bebekler açısından bir rahatsızlık söz konusu.
Biraz da empati ile ve biraz önceki çıkarımımız ışığında bebekler açısından olayların gelişimine bir bakalım:
“Kendinizi bir an karanlık bir yerde yatar halde buluyorsunuz öncelikle. Sonra bir bakıyorsunuz ucunun nereye gittiğini kestiremediğiniz bir şey çıkıyor göbeğinizden. Aaaaa!!! o da nesi, o bağdan size yemek memek ne lazımsa geliyor. Yani bir nevi yediğin önünde yemediğin arkanda durumu var. Tek yapmanız gereken keyf içinde yatmak. Arada can sıkıldığında tekme savur sağa sola, sonra keyf yapmaya devam et. Bunlarla birlikte bir taraftan da dışarıdan bir yerlerden sürekli sevgi dolu sözler, anlatılan masallar hikayeler… eee mekan zaten sıcacık, bir de sürekli yatış halindesin, iş yok güç yok, karışan yok, laf eden yok… ekmek elden su gölden varsa yoksa yat uyu, keyfine bak.

İşte hal böyleyken günün birinde yine sağı solu tekmelemece oynarken bir yerden soğuk geldiğini fark ediyorsun. “Nereyi açık bıraktınız kapatın uleynn” diye bir iki tepik daha fazladan atıyorsunuz. Tepikleme fayda etmiyor, üstüne üstlük zarar ziyana sebep oluyor. Bu sefer soğukla birlikte ışık da gelmeye başlamıştır. İşler gittikçe karışır, o kargaşada bir an bir yere doğru çekilmekte olduğunuzu fark edersiniz ve bir anda ne oluyor, ne bitiyor diye olayın şaşkınlığı içinde kalakalırsınız. İşte tam o anda bir tokat hissedersiniz ve anlarsınız ki sizin keyf çattığınız mekanınızdan kapı dışarı edilip, oradaki rahatınızı mumla arayacağınız Dünya denilen yerdesiniz. Haliyle de o tokat sonrasında olaya vakıf olur ve basarsınız çığlığı, başlarsınız zırlamaya, ağlamaya.”
biraz empati fena durmadı değil mi? :)

Tags:

Kimine göre bir sondur ölüm, kimine göreyse bir başlangıç…

21 Apr

Nedendir bilmem ama ölümden bahsedesim var. Biraz bölük börçük, biraz bağlantılı cümleler yazasım vardı, şu şekilde;
“Kimine göre bir sondur ölüm, kimine göreyse bir başlangıç. Ama her iki durumda da üzer insanı ölüm.
Evet insan üzülür ölümle yüzleştiğinde ama insanlar ölüme üzülmez, ölen üzmez insanı, öleni bir daha göremeyecek olmak üzer. Aslında insanın kendi egosudur üzüntüye sebep olan.
Pek çok ölüm gördüm, en yakınımdı bir kaçı, üzüntüm olmadı diyemem. Hatta ne zamandır ihmal ettiğimi düşündüğüm kişiye aylar sonra zaman ayırdığım günde çıktı karşıma ölüm. Bir diğer arkadaşım da hayatının belki de en mutlu gününde karşılaştı ölümle… Dediğim gibi üzülmedim demek imkansız, ancak asıl üzen beni benim durduğum yer. Onun yerinde ben olsaydım ne olurdu durumu, bir daha o kişiyi göremeyecek olmam bir de tabi.
Ölüm beraberinde üzüntüyü getirdiği için ister istemez çare aramış bazen insanlar. Tek çare ölümün varlığını kabul etmekle bulunabilir. Öleceksek madem ve bunun ne zaman olduğunu bilmiyorsak o halde her anımızın kıymetini bilerek yaşamamız gerek, bunu başardığımızda büyük yol almış oluruz.
Ölüm bazen insanlar için kurtuluştur, yine de üzülürüz biz. “Şimdi burada olsaydı da şunu yapsaydık” gibi cümleler kurarız. Keşkelerle dolu cümleler kurarız. Ama hep odağında biz varızdır. Demeyiz ki şimdi burada olmak ister miydi?
Sonuç olarak ölüm üzücü değildir kişi bencilliği yüzünden üzülür, bir daha göremeyeceğimiz kişilere değil bir daha göremeyeceğiz diye kendi adımıza üzülürüz. konu bundan ibaret.”
dediğim gibi bölük börçük bir şey oldu, biraz da duygusuz. Neyse bu seferlik de böyle olsun, bir başka sefere edebi oluruz…

Tags:

Türk ve Uzakdoğu mutfağı buluşuyor: Teppanyaki Alaturka

10 Aug

Son yıllarda standartlığı ile ünlü Ankara bu algısını yavaştan kırmaya başladı. Özellikle damak tadına yönelik standart dışı, cazibesi yüksek işler hızla artıyor. Ancak geçtiğimiz günlerde Eylül ayı içerisinde Çukurambar’da açılacak ve bu standart dışı işleri dahi ciddi şekilde gölgede bırakacağa benzeyen bir mekandan haberdar oldum. İsmi “Teppanyaki Alaturka” olan mekan Teppanyaki yöntemi ile Türk lezzetlerini buluşturacak. Henüz açılmadığı için şimdilik genel bahsedeceğim, okuduktan sonra eminim siz de açılışını dört gözle bekleyeceksiniz benim gibi.

20110810-124915.jpg

Öncelikle mekan iki katlı ve alt katta özel dizayn VIP toplantı odaları mevcut

20110810-130851.jpg

20110810-131129.jpg

20110810-131143.jpg

İnternet siteleri Teppanyakialaturka.com üzerinde hakkımızda kısmında şöyle denilmiş;

” Japon Ocak Başı olarak Türkçeleştirebileceğimiz Teppanyaki;

Japon aşçıların sağlıklı, hafif ve besin değeri yüksek yemekler hazırlamak arayışıyla ortaya çıkmış bir pişirme yöntemidir. Sıcaklığı 250 dereceye kadar çıkan ocaklarda, seçtiğiniz yemeklerin gözünüzün önünde size özel aşçı tarafından pişirildiği Teppanyaki yöntemi ile Türk damak tadına uygun yemekler pişirmek amacıyla oluşturulan Teppanyaki Alaturka Aralık ortasında bu lezzeti sizinle tanıştırmak için Çukurambar – Ankara’da açılıyor…”

Pek çok detay düşünülmüş. Mesela aşçıların tamamı uzakdoğudan gelecekmiş (hatta hazırda 2 tane tercüman da bulunacakmış), zira Teppanyaki pişirme tekniğinin içinde şovu da barındıran, masanızdaki ızgara üzerinde Aşçının yemek pişirirken bir yandan da harika şovlar yaptıgı bir pişirme usulüymüş. Aynen şu şekilde;

Neyse daha da uzatmamak açılınca gidip görmek ve o zaman değerlendirmek lazım :) İnşaat bitse de gitsek diyorum şimdilik…

Ha bu arada mekan ile ilgili bilgiler için sosyal ağlardaki hesaplarını takip edebilirsiniz:

twitter: @TeppanyakiTurka
facebook: /TeppanyakiAlaturka

20110810-143249.jpg

20110810-143353.jpg

20110810-143806.jpg

20110810-143821.jpg

Tags: , , , , ,

Ağzından Çıkanla Kulağının Duyduğu Bir Değil Hüseyin Şahin!

24 Jul

Geçtiğimiz yayın döneminde oldukça dikkat çeken Leyla ile Mecnun dizisinin İsmail Abi’sinin yazıma başlık olan, harika repliği, bir iki gün önce medyada yer alan AK Parti Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin’e, Ankara ziyaretine dair sarfettiği “Arkadaşlarım sayın Başbakanımıza yakınen sorular sordular, elini sıktılar. Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir. Ben bunu söylüyorum” sözüne istinaden söyleyebilecek en uygun söz sanırım.

Muhtemelen çok da şey dendi şu zamana kadar twitter üzerinde (açıkçası pek de inceleyemedim), benimse olayı duyduğumda aklıma mantıklı bir açıklama açıkcası gelmedi. Aslinda pek çok teorim vardı ama mantık çerçevesinde hiç bir ihtimal göremiyordum bu konuyu yeterince açıklayabilecek. Aklımdan geçen en mantıklı fikir olarak, şu hikayedeki gibi bir ihtimal mi acaba? diye geçiyor:

“Günün birinde bir genç, ilm-i siyaset öğrenmek için bir alimin yanına varır. Aradan günler, aylar geçer ve genç artık ilm-i siyaseti öğrendiğini düşünerek kendisini eğiten alimin uyarılarını dikkate almadan yollara düşer, varır bir köye. Cuma vakti camiye gider. Ancak imamın vaaz sırasında söyledikleri hep yanlıştır. Genç kendini tutamaz ve kalkıp “ey cemaat bu imam yanlış biliyor, size hep yanlış şeyler söylüyor, inanmayın ona.” der. Bunun üzerine imam, “bana mı inanacaksınız yoksa bu kim olduğunu bilmediğiniz bu yabancıya mı?” tabi galeyana gelen cemaat “vay sen bizim hocamıza nasıl yalancı dersin” diyerek genci bir güzel pataklar. Genç, ilm-i siyaseti öğrenememiş olduğunu anlayarak alimin yanına geri döner ve alim, gence tam olarak bu işi öğrendiğini söyleyene kadar yanında kalır. Sonraysa o köye geri döner.İmam hala yalan yanlış vaaz vermeye devam etmektedir. Genç sesizce vaazı dinler ve sonuna gelindiğinde, cemaate döner “ey cemaat! sizin bu hocanız pek muhterem bir zattır, sakalından bir tel alan cennetliktir” der. Bunun üzerine cemaat hocanın üzerine çullanıp onu yolunmuş tavuğa çevirmekte gecikmez.”

Bence konu tamamen bu amaca hizmet bir durum. Yani bence Hüseyin Şahin’in temel amacı Başbakan’ın hikayedeki imam gibi linç edilmesi. “Başbakan’a dokunmak bile bence bir ibadet” derken aslında “gidip gördüğünüz yerde çullanın üzerine, nihahaha!!” demek istiyor,

daha makul açıklaması olan?

Tags: , , , ,

LYS sonrası en büyük dert: Yeni sendromu!

24 Jul

Pek çok genç üniversite sınavı gibi oldukça can sıkıcı bir süreci geçirip üniversite sıralarına geldiğinde deyim yerindeyse “sudan çıkmış balık” halinde olur. Yeni bir okul, yeni insanlar, yeni dersler, yeni yeni yeni… Kısacası neredeyse atılan her adımın başında yeni kelimesinin olduğu bir hayat… Tabi bütün bu “yeni”ler arasında bir başka yeni de “amaçlar ve hedefler”in başına gelir. Öncelikli koyulan hedef çoğunlukla “daha iyi bir bölüme/üniversiteye geçiş yapmak” olur. Sonrasında ise ilk araştırılan şey “Başka bir üniversitedeki aynı bölüme geçiş yapmak dikey mi oluyordu? Yatay mı?” ya da “Başka bir bölüme geçiş nasıl oluyor?” sorusunun cevabıdır. Ardından da hemen hedef konulur: “Ortalama yapıp daha iyi bir üniversiteye yatay geçiş yapacağım.” ya da “Ortalama yapıp daha iyi bir bölüme geçiş yapacağım.” Ancak “Peki ama neden?” sorusuysa hep geçiştirilir. Zira kendisi bile bunu sorgulamamıştır ki nasıl cevap versin. Nedenini bilmeden sadece dilden söylenen amaç ile dönem sonuna gelinir. Bütün bir dönem var olmayan bir amaç ile dolaşılır ve haliyle de dönem sonunda derslerde gerekli başarı sağlanamaz. Ama bu sorun değil ki, nasılsa yılsonunda kesin sınıf 1.si 2.si olunacaktır, başka bir ihtimal de olamaz zaten. Hedefine ulaşması için 2. dönem hiçbir şey ona engel olamayacaktır. Derken yılsonu gelir. Sonuç? Yine aynı, yine (sözde) hedeflenen başarıya ulaşılamamıştır. Tabi bu noktada hedef cümlesinde hemen bir sonraki aşamaya geçilir ve hedef revize edilir. Yeni hedef cümlesi: “Gelecek dönem derslere devam ederken bir yandan da ÖSS’ye çalışıp çok daha iyi bir okulu/bölümü kazanacağım.” Ama hemen ardından da eklenir: “Kazanamazsam da derslere devam ettiğim için bir şey kaybetmem zaten.” Bir sonraki sene bir yandan ÖSS hesapları yapılırken, bir yandan da okul derslerine bakılır ve sonuçta iki tarafta da hüsran ile 2. sene de sonlanır.

Bunları okurken “yok ya ben böyle yapmam, sonuçta bu sadece bir genelleme ve beni bağlamaz.” gibi düşünceler oluşuyorsa kafanızda, emin olun akıbetiniz pek farklı olmayacak, şimdiden kendinizi çok üzmemenizi tavsiye ederim. Çünkü herkes benzer düşüncelere sahip olarak yola çıkıyor, sonuçsa benzer oluyor. Peki neden? Çok açık: yola çıkarken başta yanlış hedef ile çıkılıyor. Koyulan hedef aslında sizin değil. Daha doğrusu ortada bir hedef yok, sadece dilde dolaşan bir temenni var. Tabi sadece bu değil başarısızlığa sebep olan. Belki daha da önemli olan sorun, koyduğunuz “başka bir bölüme/üniversiteye geçiş” ve “tekrardan ÖSS’ye girip yeni bir üniversiteye gitmek” gibi hedefler hem bulunduğunuz bölüme/üniversiteye hem de çevrenizdekilere uyum sağlamanıza engel olup, aitlik hissinizin bir türlü olmamasına sebep olacaktır. Ardından da bu durum okulda başarısızlığı beraberinde getirecektir. Çünkü ait olmadığınızı düşündüğünüz bir yerde başarılı olabilmeniz pek de mümkün değil. Başarısızlık geldikçe de aitlik hissiyatınız giderek daha da azalacak, sıkıntılı bir kısır döngü oluşacaktır. Tabi olası başarısızlık ile birlikte çevreden gelecek can sıkıcı yorumları ise hiç hesaba katmıyorum, onlar zaten cepte.

Yukarıdaki sürecin başına, üniversiteye ilk adımınızı attığınız, hatta kazandı belgeniz elinize ulaştığı ana gidelim, hemen hedeflerin(!) sıraladığınız ana. Atılacak ilk adım bu sürecin başında hedef koymak yerine, öncesinde isteklerinizin neler olduğunu düşünmek olmalı. Asıl istediğiniz daha iyi bir bölüm ya da okul mu yoksa farklı şeyler mi? Daha iyi bir bölüme giderseniz ne avantajı olacak? Oraya gittiğiniz zaman ne gibi sıkıntılar yaşayacaksınız? ve benzeri bir çok soru sorulabilir. Kısaca öncelikle ne istediğinize tam olarak karar vermelisiniz. Ardından bu isteğinize nasıl ulaşabilirsiniz? Ne gerekiyor? güzelce düşünmeniz gerekiyor. Bunun üzerine bu isteklerinizi bulunduğunuz şartlar dâhilinde gerçekleştirmeye çalışmak en doğrusu olacaktır. İlerleyen zamanda yazılarımda bahsedeceğim bir şans var önünüzde: “Etiket odaklı değil, Ürün odaklı kariyer”. Yani kısaca, artık etiketiniz değil ürününüz, sağlayacağınız fayda sizi öne çıkartıyor. Artık eskiden olduğu gibi mezun olduğunuz okul ya da bölüm değil sorulan, bu güne kadar neler çıkarttın ortaya? Elinde hangi yetiler var? Ne katabilirsin bize? Gibi sorular soruların cevapları önemli. İşte özellikle bu ve daha benzer pek çok sebepten dolayı yapmanız gereken tek şey mutlu olduğunuz ve olacağınız yerin neresi olduğuna, ileride neler yapmak istediğinize, bunu başarmanız için neler gerektiğine karar vermek ve gerçekten istediğiniz şeyi başarabileceğinize inanmak. Bunların ardından oldukça keyifli ve başarının kaçınılmaz olduğu bir hayat bekliyor sizi, emin olabilirsiniz.
 
Son olarak da şunu diyeyim, bir şeyleri başarmak için illa değişiklik gerekli değil. Daha geri planda kalmış bir üniversite veya bölümde olmak size çok şey kaybettirmez aksine önünüz daha açık ve daha hızlı ilerlemeniz için imkana sahip olursunuz. Ve unutmayın ki tebdil-i mekanda her zaman fayda olmayabilir. Şu hikayeyle bitirelim;

“Küçük bir kuş kışı geçirmek üzere güneye gidiyordu.
Hava çok soğuktu ve kuş donarak yere düştü.
Yerde öylece yatarken bir inek geldi ve üzerine bir parça pislik bıraktı.
Donmak üzere olan kuş pisliğin altında, pisliğin sıcaklığıyla ısındı.
Çok mutlu oldu, neşe içinde pisliğin altından kafasını çıkartıp şarkı söylemeye başladı.
Oradan geçmekte olan bir kedi, kuşun sesini duydu. Onun nerde olduğunu keşfetmekte gecikmedi.
Kuşu pislikten sıyırdı ve afiyetle yedi!”
 
Bu hikayeden pek çok ders çıkartılabilir ancak şu nokta çok önemli: “Ne olursa olsun, eğer bulunduğun yerde mutluysan, orada durmaya devam et.”

Tags: , , ,

İraden mi Var Derdin Var!

1 Jul

Her ne kadar bazı araştırmacılar tarafından aksi iddia edilse de şu ana kadar bilinen canlılardan sadece insan iç güdüsel değil de, iradesel hareketler yapar. Zira irade insana özgüdür, yalnızca insanda bulunur. Her ne kadar insanlar olarak oturup bununla övünsek de, “iradem var uleyynnn yaparım istediğimi, kim karışır.” nidaları atsak da işin özü böyle değil tabi ki. Bu söylemler hemen her konuda olduğu gibi tabiri caizse “işimize geldiğinde” dile gelir. Bir konuda yaptığımız seçim, aldığımız bir karar güzel sonuç getirdiyse “ohh ne alaaa”… “Ben seçtim, ben kendi irademle bu kararı verdim, ben yaptım” der, kendimizle, kararlarımızla boş boş övünür dururuz. Ancak işler iyiye gitmediğinde, kötü sonuç olduğunda, hemen kendimizi, irademizi olayın dışına iter, başkalarını olaya dahil ederiz. Sınavdan iyi sonuç alınır “Ben yaptım”, kötü sonuç alınır “hoca verdi” denilmesi bu duruma klasik de olsa çok güzel bir örnektir.

 

Bu bahsettiğim tarz davranışları eleştire duralım gün içinde bunun gibi türlü türlü durumlarda benzer tepkileri veriyoruz ama haberimiz bile yok. Misal, çok acelemiz vardır, bir kafede yemeğimizi yeriz, acele ile kalkarken telefonumuzu masada unutur, kalkar gideriz. Koşa koşa gideceğimiz yere yetişmeye çalışırken bir anda telefon aklımıza gelir, anında geri döner bakarız ama telefonun yerinde ohoooo yeller esiyor! O anda garsondan 1 bardak “Buuzzzzzzz” gibi su istemek yerine, garsona bağırmaya, çıkışmaya başlarız. Bir yandan da telefonu alan “Günün Talihlisine” küfürler mi edilmez, bela mı okunmaz, artık Allah ne verdiyse… Kısaca az önce bahsetmiş olduğum, işler kötü gidince devreye giren prosedürü uygulamış olunur. Tamam telefonu alan suçlu ama biz de resmen “Al kardeşim bir telefonun lafı mı olur, aaa bak almazsan gücenirim.” demekten farklı bir şey mi yapmış oluyoruz? Gayet irademizle kendi kararımızla telefonu masaya koyup, yemeğimizi bitirip, telefonumuzu almadan kalkıp gidiyoruz. Bakın irademiz dışında gerçekleşen herhangi bir şey var mı?

 

Bahsettiğim şeylerin katı bir yaklaşım olduğunu düşünüyorsanız emin olun bu daha hiç bir şey. Peki “Kafasına silah dayanmış birisinin bir şeyi yapmak zorunda bırakılması da yukarda bahsettiğim olayın aynısı” dersem?

 

Neden olmasın?

 

Silah kafasına dayandığında önüne seçenek sunuluyor: “ya şunu yapacaksın, ya da öleceksin” Kişi düşünüyor, eğer yapması istenilen şey ölmeye değecek bir şey değilse “canım daha değerli” deyip kabul ediyor. Yok ölmekten daha önemliyse “hayır yapmam öldürseniz de” diyor. Sonuçta yine kendi iradesiyle bir karar alıyor.

 

Bu konuya aslına bakarsanız en güzel örnek Devlerin Aşkı filmi denebilir. Kadir Abimizin o dirayetli duruşu, dürüstlük abidesi, arkadaşını asla silmeyen duruşu bir anda nasıl değişiyor;

 

Hatırlayın Kadir Abimiz pek çok kez bunu yaşamıştır. Delikanlı abimize “Bu işin peşini bırak yoksa ölürsün” derler. Ama nafile abimiz için ölümden daha kıymetlidir o yaptıkları ve “Durmayın çekin vurun” der. Ama ne zaman ki “o zaman bırakmazsan biz de (esas)Kızı(tabiki de Türkan Şoray’dır) öldürürüz” derler ve o anda abimizdeki o “Mangal” gibi yürek “Cossss” diye sönüverir, abimiz peşinde olduğu işin (esas)Kız’dan önemli olmadığını düşünür ve “Kabul ediyorum, ama kızın saçının teline bile zarar gelmeyecek” der.

 

İşte bakın yine irade, yine seçenekler, yine seçim söz konusu. Ama tabi hemen bu durumlarda bizler “Ya ben bir şey yapmadım yapmak zorundaydım” deriz. Ancak sonucu değiştirmez. Rüşvet alan silah zoruyla da olsa isteyerek de olsa sonuçta rüşveti almıştır ve cezası sabittir. Bu da böyle bir şey işte (:

 

İşte bunları düşününce, bu açıdan bakınca, “hayvan işte ne olacak biz daha üstünüz, iradem var, kim ne karışır istediğimi yaparım” dediğimizde, onlarda içlerinden muhtemelen “Ohhh hayat şahane, iradem yok derdim yok, ne kadar ekmek o kadar köfte yaşayıp gidiyoruz” diyorlardır, kim bilir…

Tags: ,

Kimse Onu Duymadı

23 Jan

İşten eve geldi. Kapıyı kendisi açtı. Kimse onu karşılamadı.

İşten eve geldi. Kapıyı kendisi açtı. Birisini gördü, ancak o görmedi.

İşten eve geldi. Kapıyı kendisi acti. Birisinin yüzü ona dönüktü. Sadece baktı.

İşten eve geldi. Kapıyı kendisi açtı. Gülümsedi ona dönük yüz. Adam da gülümsedi. Hoş geldin dedi. Hoş buldum dedi. Bu bir ritüeldi.

İşten eve geldi. Kapı ona açıldı. O da onlara. Olan bitenden söz etti.

İşten çıktı. Ne kendisinin açacağı ne de ona açılacak bir kapı vardı. Alışveriş merkezine gitti. Orada kapı onu görünce otomatik açılıyordu. Kapinin arkasında da görevi gelenlere hoş geldin demek olan birisi. Çıkarken de güle güle diyen. Ve yine otomatik açılıp kapanan bir kapı.

İşten çıkamadı. Çıkarıldı. Kapıyı kendisi açtı. Ona bakan yüzü görmedi. Sabah evden çıkmadı.

Sabah evden çıktı. Kapıyı kendisi açtı. Sigara dumanından kendisine dönen iki yüzü görmedi. Çayını yudumladı. Bu da ritüeldi.

Sabah evden çıktı. Arabasının kapısını şoförü açtı. İşyerinde de kendisi açmadı kapıyı. O hiç bir zaman kapı acmadı. Kapılar hep açıldı. O hiç gülümsemedi. Herkes ona gülümsedi. Ellerini hiç kullanmadı. Kimsenin elini tutmadı. Herkes onun elini tuttu. Hatta öptü.

İşten eve geldi. Kapıyı kendisi açtı. Kapının kenarında bırakılmış bir fatura gördü. Var olduğunu hissetti. Önemsenmek hoşuna gitti. O gün evini faturasıyla paylaştı. Ona sarılıp yattı.

Hiç kapı acmadı. Hiç kapatmadı. Kapı hep üzerine sürgülendi. İşe gitmedi. Fatura almadı. Kimse onu karşılamadı. Beş saniye dayanamadı. Küçük hücresinde ömür boyu mahkum edildi. Surgulendiğinden beri üzerine kapı, hep beş saniye dedi durdu.

Kimse onu duymadı.

Herkes onu unuttu.

O unutmadı.

Peki ya siz?

İşten eve geldiniz…

Dr. Faik Özdengül

Tags:

Çok Hücreli İnsanın Tek Hücreli Aşkı…

14 Jan

“İnsanın hayatı, özellikle de duygusal yaşamı hücreyi andırır. Hayatımız, duygularımız bir “mantık” zarı ile çevrilidir. Hayat boyunca insanları seçer, değerlendirir ve hayatımıza girmesinde sakınca görmediğimiz kişileri hayatımıza alırız. Tıpkı hücre zarının seçici – geçirgenlik özelliği ile maddeleri seçip, değerlendirip uygun gördüğü maddeleri hücre içine alması gibi. Hücre bu maddeleri yapıtaşı olarak kullandığı gibi çeşitli dengeleri korumak için de kullanır, yeri gelir artık işine yaramadığı için ya da zarar vermeye başladığı için hücre dışına atar.

Peki insan hayatında durum farklı mı? İnsanlar girer hayatımıza, zamanla hayatımızın en önemli noktalarında yer alırlar, bazı sebeplerle hayatımızda tutarız veya artık bir paylaşımımız kalmadığı için hatta yeri gelir bize zarar verdiği için hayatımızdan uzaklaştırmaz mıyız?  

Biraz daha özelleştirirsek bu benzetmeyi, hücre ve insan yaşamının en önemli duygularından olan “Aşk”ın bire bir örtüştüğünü daha net görebiliriz. Şöyle ki; dikkatlice baktığımızda aslında insan için aşk ne demekse, aşık olduğu kişi ne kadar önemliyse, hücre için de protein bu şekildedir. Evet evet, protein olmadan yaşayamaz hücre, yani protein (bir başka deyişle AŞK) olmadan yaşanılmaz, yaşam olmaz!!! Hücre proteini içeriye alır ve bu proteini temel yapısına katar. Ama ne yazık ki hücrede ki bu yapılanma hücre için hep iyi sonuçlara sebep olmayabilir. Protein olarak görülüp hücreye alınan ve hücre yapısına katılan, hatta hücrenin kontrol noktasında önemli bir yapıda yer verilen bu protein, bazen protein yapısına büyük benzerliği olan  VİRÜS’lerden biri olabilir. İşte protein sanıp hücrenin içine aldığı bu Virüs’e hücre zamanla önemli noktalarda yer verir ve bir süre sonra virüs hücre içine iyice yayılır ve hücreyi ele geçirerek hücreye çok büyük zararlar verir ve başka bir hücreye doğru çeker gider.

Malesef, insan hayatının akışı bu yönden de örtüşüyor. Birisine aşık olur, onu çok özel görür ve apayrı tutarız. Onu hayatımıza çeşitli beklentilerle alırız. İşte zamanla o kişiye o kadar önem veririz ki hayatımızı AŞKımız üzerine kurar, tüm planları o çerçevede yaparız. Yani kısaca insan hayatını, hayatına aldığı AŞK üzerine kurar. Ancak hücredeki yanılma gibi hayatımıza aldığımız AŞKımız da bazen malesef  Virüs’ün ta kendisi çıkabilir. Bir süre farkında olamaz insan, hayatını AŞKı üzerine kurmaya başlar. Ve an gelir Virüs kendini gösterir. O yaptığımız, düşündüğümüz tüm planlar, her şey alt üst olur. Artık o kişi size mutluluk bir yana acıdan, üzüntüden başka bir şey vermez olur. Ve bir süre daha sonra artık o kişi sizin, seçici geçirgen mantık zarı ile çevrili hayatınızda olmaz, çıkar gider. Ama izleri hep yerli yerinde bir yandan acı vererek kalır gitmemek üzere…”

2007 yılında bir arkadaşa teselli verirken bir anda ortaya çıkan ve bol bol gözlem ürünü bir yazıydı. Bilemiyorum yazdığım bu yazı hakkında fikriniz, yorumlarınız ne olur. Herkes Aşk, Sevgi v.b. şeyleri kendi bildiği, becerebildiği şekilde, kendi diliyle  ifade edermiş, ben de öyle yapıp eski bir biyoloji meraklısı Kimyacı olarak kendimce anlatmaya, ifade etmeye çalıştım Aşk’ı… Tıpkı Meşhur Matematikçi Ömer Hayyam’ın rubailerindeki sözleriyle sevgisini matematikle dile getirmesi gibi;

“Öyle bir çember çizilse ki,

Çemberinde ben merkezinde sen

Sen döndükçe beni, ben döndükçe seni görsem,

Öyle bir an gelse ki, yarıçap Sıfır olsa…”

Tags: , ,

İnsanlar beni anlamıyor…

14 Jan

“- Insanlar beni anlamıyor…

+ Harika, 6 milyar insan seni anlamıyor. Bu çok önemli bir özellik.

- Hayır o kadar da değil,

+ Kaç kişi?

- Şey… etrafımdakiler.

+ Kaç kişi, 1 dk içinde sayabilir misin?

- 1..2…3…4…5….8… düşünmem lazim.”

Düşünüp inandıklarımızı gerçek saymak bizi genellemelere götürüyor ve fizyolojimiz de buna inandığı için bütün insanlar beni anlamıyormuş gibi tepki veriyor. Hem onu kandırıyor hem de zarar veriyoruz.

“Aşkın ve Rumi Terapi, Dr. Faik Özdengül”

Tags: , ,